yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2009 Çarşamba

CUMHURİYETİ KURANLARA KARŞI MONARŞİNİN AYAK SESLERİ(3)







Askerler siyasi hayata dönüş izni verdikten sonra İşte bu elit bürokrasiden çıkma(ki çoğu DPTden çıkmadır) ve siyasi eğitimini yurt dışında gören, muhafazakar dinci kanat içinde yakınlarının siyasi kariyeri bulunan aslen muhafazakar ve demokrat olan ancak liberal kesimle yerli sermaye kesimi ile anlaşmaya varmış olan MESS eski genel sekreteri ve AP dönemi Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal ortaya çıkıyor ve dört görüşü temsil ettiği iddiası ile Anavatan Partisi kısa adı ile ANAP diye bir parti kuruyor. Koltuğunun altında bulunan ve askeri müdahale olmasa idi uygulamaya sokacağı AP’nin ıslahat programını kendince rötuşlayarak(Dinci ve milliyetçilerden oluşan)sağ kesimin ve bir kısım ticaret erbabının maddi desteği ile iktidar oluyordu.


İşte Cumhuriyet tarihinin Atatürk döneminden sonra en köklü değişim başlıyordu. Bürokrasinin halkına tepeden bakan tipi yerine “ benim memurum işini bilir” deyimi ile rüşveti tariflediği , sermaye kesimi işbirlikçisi yeni bir bürokrat tipi egemen olmaya başladı.
Halk korkunç bir tüketim ekonomisine teşvik edildi.Bunları hep Orta direk diye tanımladığı orta gelirlilerin gelişmesi için yaptığını iddia ediyordu.
Halk yapı  Kooperatifleri ile soyuluyor, bankerlerle,borsalarla kumar ve tefecilik oyunları ile soyuluyor ,giderek fakirleştiriliyordu .
Enflasyon azmıştı. Bu dönemde 1982 de siyasi faaliyetleri yasaklanmış olan ve bir tür uykuya yatırılmış siyasi liderler yapılan halk oylaması ile yeniden siyaset sahnesinde dönüyorlardı.
Özellikle AP kökenli ,Seçkinci sınıfın kendisine Halkın arasından geldiği için sözüm ona aşağılamak kastı ile Çoban Sülü Lakaplı Süleyman Demirel DYP ile,
 CHP’nin daha doğrusu seçkinci bürokrat kesimin CHP’ye getirdiği vizyondan hoşlanmadığı Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti ile,
 Ilımlı Dinci Kesimden Milli Görüş iddiasındaki Necmettin Erbakan Refah Pati ile, Milliyetçi Kesimden Alpaslan Türkeş MHP ile sahneye çıktılar.
Yapılan İkinci seçimde Özal’ın ANAP’ı Özal Cumhurbaşkanı olduğundan En güçlü Parti çıkmasına rağmen Hükümet Kurma gücüne erişemedi,ve Koalisyonlar dönemi başladı.Ancak Bürokrasideki yozlaşma hüküm sürmeye devam ediyordu.
Bu aşamada Özal Vefat ediyor ve Süleyman Demirel Partisini bırakarak 9.Cumhur başkanı olarak Çankaya’ya çıkıyor.DYP’nin Başına da Özal misyonun devamı gibi görülen Tansu Çiller geçiyor. 
Enflasyon bir gecede devalüasyonla tavan yapıyor. Büyük bir ticari kaos yaşanıyor.Bankalar batıyor,halk yabancı para ile borçlandığı veya yabancı para ile küçük tasarruflar yaptığından bir anda mağdur oluyordu.Orta sınıf bilinçli olarak fakirleştiriliyor ve zayıflatılıyor.Bu arada koalisyonlar dönemi devam etmektedir.Ve Dinci Kesim, muhafazakar ve demokrat kesimin desteği ile Hükümet kuruyor.
İşte değişimimizin ikinci aşaması.Liberaller ve sermaye kesimi kullanılarak birçok devlet bürokrasi kesiminde kendi lehlerine tasfiyeler yapmaya başlıyorlar.Kapitalist Liberaller işbirlikçi bürokratlarla devleti soymaya devam ederlerken,dinci kesim değişimini tamamlamak için sabırla devlet kurumlarında stratejik sayılacak bölümleri tek tek ele geçirmek için kendi tiplerindeki bürokratları devlet kademelerine yerleştiriyor, yandaşlarını güçlendirebilecek bir takım tasarruflarda bulunuyorlar. Koalisyon paylaşmalarından çok güzel istifade ediyorlar. Geleceğe yönelik ciddi bürokratik yatırım yapıyorlar.

Yurt içinden ve yurt dışından bu bunalımları fırsat bulan güçler yine sahneye çıkıyorlar. Özellikle güney doğuda ayrılıkçı terör olayları hat safhaya çıkıyor.
 Hasan Sabbah’ın Yalancı Cennet vaadi ile örgütlediği suikastçı,hırsız ve uyuşturucu kaçakçısı haşhaşiler gibi Örgütler güney doğuda önce devlet kurumlarına ve eğitim kurumlarına vaki saldırılarını halka baskı yöntemlerine döndürüp kadın,çocuk demeden büyük katliamlar yapıyorlar.
Dinci terör örgütlerinin tedhişleri vahşi bir hal alıyor. Bilindik 28 Şubat olayları oluyor. Refah Partisi bir askeri muhtıra neticesi anayasa mahkemesi bakımından kapatılıyor ve parti yöneticileri yargılanmaya başlanıyor.
Refah Partisi Saadet partisine dönüşüyor. Seçimler yapılıyor.DSP ve MHP - ANAP la koalisyon yapmak zorunda kalıyorlar. CHP Halk Tarafından yine cezalandırılıyor ve meclise giremiyor. Keza DYP Mecliste muhalefette kalıyor. DSP ve MHP-ANAP koalisyonu ile yönetilen ülke devletin başı ile bu koalisyonun (Daha doğrusu seçkinci ve işbirlikçi bürokrasi) ile ters düşmesi ülkede korkunç bir ekonomik krizi beraberinde getiriyor. İMF ülke ekonomisine el atıyor.

CUMHURİYETİ KURANLARA KARŞI MONARŞİNİN AYAK SESLERİ(2)


İlk seçimlerde hiç biri diğerine üstünlük sağlayamadı.
CHP darbenin oluşturduğu ortamdan bil istifade hükümet kurdu.
Ancak toplumsal alanda kısa sürede sürtüşmeler başladı.Öyle ki TBMM sine giren siyasi partiler henüz ağırlığını kaybetmemiş ordunun baskısı ile de Çankaya’da bir Milli mutabakat andı imzaladılar.

        Osman Bölükbaşı





Ortalık nispeten sakinledi. Ardından yapılan seçimle de halka daha yakın davranan,daha ciddi vaatler taahhüt eden ve DP’nin mazlumluğunu işleyen AP ezici bir çoğunlukla iktidar oldu.
CHP yine halk tarafından cezalandırıldı. Seçimler sonucu CHP içinde yer alan bu seçkinci zümre kendini günün şartlarına uydurup yeniden yapılanacağı yerde halkı nankörlükle suçladı.
Halkın büyük desteğini alan AP iktidarının ilk beş yılında ekonomide gözle görülür bir ilerleme kaydedildi ve yatırımlar artarken Türkiye’deki bu gelişmeler karşısında seçkinci bürokrasi yani devlet memurlarından oluşan yeni orta sınıfın ekonomik gücünden rahatsız oldu. Demokratik ortam ile oluşan sol kesimle gizli ittifaklar oluşturarak sınıfsal ayrılıklar, dinsel mezhep ayrılıkları ve hatta etnik ayrılıklar körüklenmeye başlandı.
AP’yi zayıflatmak amacı ile Ferruh Bozbeyli önderliğinde Demokratik Parti Hareketini yarattılar. Bu arada yapılan seçimlerle Bülent Ecevit önderliğinde CHP iktidar oldu.
Yeni bir vizyon sergilemeye başladı. Feodal Toprak ağaları ile Halkı sömürmeyi ticaret sayan Sermaye kesimi bu vizyondan rahatsız oldular. Ekonomik durumu,piyasadan mal çekerek ülkenin dar boğaza girmesine ortam hazırladılar .
Diğer bir ifade ile suyu daha da bulandırdılar. Çünkü onlara göre bulanık suda balık avlamak daha kolaydı. Ülke kaosa girermiş umurlarında değildi. Devlet garantili aşırı borçlara girdiler.
Esasen bu borçlarını haricen ödemişlerdi ancak devleti de sömürmek daha fazla kazanmak hoşlarına gidiyordu. Hükümet ekonomik dar boğaz nedeni ile düştü, şimdi sağ kesimde Milliyetçi Cephe adını verdirdikleri koalisyonlar dönemi başlamıştı.
Sermaye kesimi yine de durumdan hoşnut değildi. Yukarıda bahsettiğimiz kışkırtmalarını sürdürdüler.Tabi bu kışkırtmalar halktan tepki gördü. Her iki taraf meclis içinde ve dışında bir birine girdi.Ülke kaosa sürüklendi.Bu kargaşanın mimarları ise her iki tarafa parasal destek sağlayan sermaye sınıfı idi. Günde yaklaşık 100 kişi haksız yere ölmeye başladı.
Ülkede sıkı yönetimler ilan edildi.Bu kez de halkın da kaostan aşırı rahatsız olması nedeniyle devlet yönetimine asker el atmaya başladı.Yani Sağ ve sol kesim el birliği ile Askeri müdahaleye davetiye çıkardı.
Uzlaşma yoluna hiç kimse yanaşmadı. Ancak bu arada özellikle sermayedar kesim boş durmuyordu.El altından askere davet çıkarırken,iş adamlarının derneği MESS sponsorluğundaki aydınlar ocağı ve çıkardıkları bir dergi ile 1982 anayasanın taslağını halka dağıttı. Bu anayasa esasen 1961 anayasasının Türk halkına bol geldiği anlayışını yansıtıyordu.Tabi bu Türk aydınlarının bir ayıbı idi. Dar görüşlülüklerinin açık bir ifadesi idi..Sağdan soldan her kesim bu konuda gizli bir mutabakat sergilediler.
Hürriyet ve İtilaf partisinden müdevver Radikal dinci kesim ise sessiz sedasız örgütlenmesini kurumsallaştırıyordu.Anadolu’da köy köy kasaba kasaba dolaşarak,gençlik kampları kurarak örgütlerini halkın dini inançlarını istismar ederek güçlendiriyorlardı.
Ülke dışından destekler buldular. En önemli desteği de Almanya’da çalışmaya giden ve oradaki dini ve etnik baskılardan bunalmış Türk vatandaşlarından buldular.
Sermayedar liberal Kesim Ticaret Odalarını,Ziraat odalarını bir bir ellerine geçirirken,
Sol kesim de işçi sendikalarını harekete geçiriyordu.
Her siyasi parti yan örgütlerini kurmaya başladı.Tabi bu konuda gençleri kullandılar.
TİP Dev-Genç,Doğu Kültür Ocakları,


Maocu kesim Aydınlık gurubunu,

CHP sosyal demokrat dernekler Federasyonu’nu,TMTF’yi,
AP Hür-Genç, MTTB ‘yi ,
MHP Ülkü Ocakları ve Türk Ocakları’nı,
MNP-MSP ise Akıncı Gençlik(Ak-Genç) i kuruyordu.
Etnik Ayrımcılar ise KAWA isimli örgütlerini kurmuşlardı.
İşte bu kaotik ortamda Türk Silahlı kuvvetleri biraz daha bilinçli oldukları sonradan anlaşılacağı üzere devlet yönetimine el koydu.
El konduğu an Ülkede kaos ortamı her ne hikmetse altı ay içinde bıçak gibi kesildi. Sağdan soldan Binlerce genç insan tutuklandı yargılandı. Siyasi Partiler kapatıldı.Siyasi faaliyetler yasaklandı.Kurucu meclis oluşturuldu.Ve yukarıda değindiğim anayasa taslağı birkaç değişiklik ve ilave maddelerle aynen hayata geçirildi.
Kısa bir süre sonra asker asli görevine dönmek ümidi ile sivil hayata geçilmesine izin verdi, aralarından üniformayı atıp sivil politik mücadeleye soyunanlar oldu.,siyaset de yaptılar. Başından beri söylediğim seçkinci bürokrasi ise ne yapıyordu bu arada? Burada anlattıklarımı şu veya bunun yararına tezgâhlamakla meşguldü. Böylece siyasilere ve halka rağmen gizli iktidarını sürdürüyordu

CUMHURİYETİ KURANLARA KARŞI MONARŞİNİN AYAK SESLERİ(1)


Son günlerdeki gelişmeler bazı şeylerin habercisi gibi görülmekte ;Nedir bunlar?
Birincisi bu güne kadar süre gelen çok partili demokrasi anlayışında iktidarı eline geçiren görüş tarafından şekillendirilen bir değişiklik yaşanmaktadır.
İkincisi bu güne kadar devlet yapısına hakim halka tepeden bakan bürokrasi yapılanmasında ,daha ilk aşamada halka yakın görülen yeni bir yapılanma yönünde sistematik ve sabırlı taktiklerle örgütlü bir değişim olmaktadır.
Bahsettiğimiz ikinci konuyu daha iyi irdelemek için Tanzimat dönemi ile başlayan meşruti idare düzenlemesinin oluşturduğu siyasi kamplaşmalara ve çok partili hayata geçtiğimiz 1945 lere dönmek gerekir,şöle ki;
Tanzimat döneminde Türkiye’de başlayan siyasi kamplaşma neticesi , Hilafetçilerin, bazı sün’i tarikatların, Prens Sabahattin ile getirilen Liberal Demokratların, İngiliz ajanı olduğu sabitlenen Saidi Kürdi veya Şeyh Said’in başını çektiği Kürt Teali Cemiyeti’nin, Mavri Mira ve Etniki Eterya Cemiyetleri ile o dönem Komünistlerinin oluşturduğu Amele İştirakyiun cemiyetlerinin desteklediği ve Padişahçılığı önemseyen,Hürriyet ve İtilaf Partisi,

Diğer taraftan İlericilik ve laiklik taraftarı ordu mensuplarının, Cumhuriyetçilerin, Milliyetçi(Alman disiplini hayranı olan kolektivist kesimle birlikte)ve Türkçü görüştekilerin ve bir kısım sermaye çevresi ki bunların çoğu mandacı kesimden olanlardır.(İngiliz Muhipleri cemiyeti ve Amerikan Mandacı cemiyet mensupları olan aydınlar)İttihat ve Terakki Partisi' dir.


Bu iki görüş 1. Dünya savaşına kadar kamplarını muhafaza ederek iktidar savaşı vermişler ve O dönemin Meclis-i Mebusan’ında görüşlerinin temsilcilerini gönderebilmişlerdir.

Savaşla birlikte İttihat ve terakki Partisi İktidarı ele geçirmiş karşı taraf bir çok siyasi olaylarla pasifize edilmiştir. Savaş nedeni ile ortaya çıkan otorite boşluğu neticesi Ülke işgale uğramış bunun üzerine Cumhuriyetçi ve Milliyetçi kanat ve bir kısım ordu mensubu Kurtuluş savaşı vermek için Anadolu’ya geçmiş diğer bir kısım Milliyetçi kesim ise Türk Birliğini sağlamak amacıyla ülke dışına çıkmışlardır.

Yani İttihat ve terakki Partisi iki guruba ayrılmıştır.Hürriyet ve İtilaf Partisi ni ise yabancı menşeli etnik gurupların kendi başlarına hareket ederek siyasi faaliyet göstermek amacıyla bu partiyi desteklemeyi bırakarak yabancı destekler alarak yeniden yapılanmışlar ve Hilafetçiler ile Padişahçılar gurubu tek başına kalarak sarayın da desteği ile İstanbul’da kalarak Meşruti anlayışla İmparatorluğu devam ettirmeye çalışmışlardır.





Yukarıda bahsettiğim Anadolu’ya geçen gurubun Başını Mustafa Kemal Atatürk çekmiş ve Merkezi Ankara olmak üzere Padişah’a rağmen Anadolu’da Devleti yeniden yapılandırarak Cumhuriyeti kurmuşlardır.


1923 den itibaren 1938’e kadar İttihat ve Terakki Partisinin bahsini ettiğimiz kanadı CHP’yi oluşturmuş ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne kadar bu gurup da bir çok iç çatışmalar olmasına karşın dağılmamıştır.
Atatürk’ün Ölümünden sonra da 1945’e kadar devlet bürokratik yapılanmasında Atatürk’ün karizmatik önderliği ile CHP bu yeni yapılanmanın temel siyasi gücü olmuştur .
Büyük önderin vefatı ile birlikte halkına vermek istediği çağdaş medeniyet nimetleri rafa kalkmış,az gelişmiş ülkelerin tipik karakteri olan tek adamla yönetilme sistemi Dünya’da oluşan siyasi ortamdan yararlanarak milli şeflik düzeni kurulmuştur. Bu sistemi rahmetli İsmet İnönü değil sivil bürokrasi oluşturmuştur.
Hareketin en büyük destekçisi olan Silahlı Kuvvetler Atatürk’ün de tesiri ile siyasetten uzak durmuş yalnızca Ülkenin savunması ile ilgilenmiştir.
Buna karşın sivil bürokrasi ülke yönetimini üstlendikleri için kendilerini elit kabul etmekte ve halkı tepeden süzen yeni bir sosyal katman oluşturmuşlardır.
Halkla beraber değil halka rağmen sözüm ona halk için çaba sarf ettiklerini iddia etmişlerdir.Ta o zamandan başlamak üzere halk arasında ayrımları tahrik edecek eylemler sergilemişlerdir.
Halkı adeta ezmişler yeni bir sermaye sınıfı yaratmışlardır.İşte bu dönemde yukarıda bahsettiğim Anadolu’ya geçen İttihatçı guruplardan her biri müstakilen hareketle kendi görüşleri istikametinde yeni siyasi oluşumlar meydana getirmişlerdir.
Esasen bu ayrışma daha Atatürk hayatta iken başlamış ve kendi aralarında iktidar kavgası vermeye başlamışlardır.Bürokratik kesim de oluşturdukları elitizm hareketi veya anlayışını kendi yürütme egemenliklerini sürdürme bahasına bu siyasi hareketler yandaşı tavırlar sergileyerek günümüze kadar da sürmüştür.Buna mukabil diğer görüştekiler de boş durmamış ve kendi sosyetelerinin oluşturmuşlardır.Ve bu durum günümüze kadar bir gelenek haline dönüşmüş ve her iktidara gelen kendi kadrolaşmasını yapılandırmaya çalışmış,memleket sorunları yerine kişisel çıkarlarını ön plana çıkarmışlar ve toplumu sağılacak inek gibi görmüşlerdir.
İşte bu zihniyet Güney doğu bölgemizi ihmal sonucunu doğurmuş,bağımsızlık mücadelesini verdiğimiz Emperyalizmin 1910 lardan beri hayalleri olan Türkiye'nin  dünya siyasi ortamından tasfiyesi için (doğu politikası)uygun zeminlerin oluşmasını sağlamıştır.Çeşitli etnik kökenlere bürünmüş iç isyanları tahrik ve teşvik ederek Türkiye Cumhuriyetini parçalamak için her türlü yola baş vurmalarına neden olmuştur.(koçgiri isyanı,şeyh Said isyanı v.s.)
İkinci dünya savaşı akabinde Türkiye’de bir şeyler değişmeye bu bürokrat oligarşi halkın gözünden düşmeye başlamış, zorunlu olarak çok partili demokrasi anlayışına geçilmiştir.
İşin Kolaycılığına kaçarsak Uluslar arası emperyalist güç de bu çok partili ortamdan istifade ederek Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için, tasarladığı planı uygulamaya başlamıştır.
Acaba gerçekten öyle mi?
Elbette Uluslar arası emperyal güç kendi çıkarları açısından Türkiye üzerinde bir takım planlar uygulamaktadır. Uygulayacaktır da. Ancak başlıca sorumlu olarak onları gösteremeyiz.Bizce en büyük sorumluluk kaçınılmaz olarak kendimize ,yani akliyeci aydınların yerini alan ve ülkeyi yönettiğini iddia eden nakliyeci aydınlara aittir.
Bu kesim kendi iktidarlarını sürdürebilmek için eğitim sistemini dahi teknolojik ilerlemeye yönelik değil kendi iktidarlarını sürdürmek amacı ile masa başı için yeni elemanları yetiştirmeye matuf bir takım uygulamalar işleme sokmuşlardır. Teknik ara elemanları yetiştirme yerine daha ziyade ezberciliğe dayanan masa başı elemanların yetişmesini sağlayacak bir eğitim sistemi oluşturmuşlardır.
Köylü ihmal edilmiş,moral eğitimden yoksun bırakılmış,onlara daha geniş ,hızlı ve üretmeye yönelik bir eğitim verebilmek umuduyla bir takım idealist insanlar Köy Eğitim enstitüleri oluşturmuş , köylü ve orta sınıfa bir heyecan getirmeye çalışmışlarken, bu bürokrat oligarşi ileriyi düşünerek ,kendi geleceklerinin tehlikeye düşeceği hesabı ile bu sistemi derhal uzman görünümünde siyasileri kullanarak veya siyasi sistemi kullanarak işlemez hale getirmişlerdir.

İşte bu aşama da Halk da bu oligarşiye tepki olarak devletinde eşit statü kazanmak için CHP karşıtı oluşan(Aslında demin bahsettiğimiz Bürokrasi Oligarşisinin içinde bulunan bir fraksiyon olarak ortaya çıkan)DP ye oy vererek CHP’yi cezalandırmıştır.

Bu safhadan itibaren İstanbul ve İzmir’de çöreklenen Hürriyet ve İtilaf Partisi destekçileri İttihat ve Terakki fraksiyonu olarak ortaya çıkan DP’yi destekleyerek o güne kadar süre gelen devlet yapısında kaçınılmaz bir değişim süreci başlatmışlardır.
Öncelikle seçkinci bürokrasi yapısı DP’nin taban kültürüne yakın (onlarda bir tür seçkinci olsalar da)yeni elemanlarla değiştirilmeye başlanmıştır. Bu yapı İstanbul merkezli olmaktan çıkarak Anadolu merkezli olmaya başlamıştır. Ahbap Çavuş ilişkileri çerçevesinde “kart hamili yakinimdir” anlayışı ile işe göre adam değil adama göre iş anlayışı ile değişim süreci şekillenmeye başlamıştır.

Eski alışkanlıklarını sürdürmekte direngen olan Seçkinci sınıf hanedanlıkları bu gidişten rahatsız olmuş ve kendilerine yandaş aramaya başlamışlardır.Kısa zamanda kendilerine yandaş bulmakta gecikmemişlerdir.Yandaşları,o güne kadar siyasete karışmamış olan ve Atatürk ilkelerine ve prensiplerine duygusal olarak sıkı sıkıya bağlı Silahlı güç ordu olmuştur.

Bir yanda bahsini ettiğimiz seçkinci bürokrasinin toplandığı ve desteklediği CHP, diğer yandan eşitlik umudunu taşıyan Halk ile aynı seçkinci bürokrasinin fraksiyonu olan DP Türkiye üzerinde siyaset yapmaya başlamıştır.

Tabi her iki kanat da da Osmanlı geleneğinden gelen görüşlere sahip bürokratlar ve aydınlar yer almıştır. Eskiye dayanan siyasi çekişmelerini bu iki partinin siyaset arenasına taşımakta gecikmemişlerdir.CHP’de de DP de de İttihat Terakki Partisinin elemanları yer almıştır.Ancak DP’de bunlara ilaveten Prens Sabahattin’in Batı tarzı Liberalleri,Hürriyet ve İtilaf Partisinin meşrutiyetçi ve dini bakımdan muhafazakar kanadı yer almıştır.Hal böyle olunca DP Türkiye’de ideolojik olarak Liberal Nasyonal Sosyalist Muhafazakar bir karma ya da karma karışık bir siyasi hüviyet kazanmıştır.

Halkın dışında kendi aralarında çıkar bakımından büyük bir çatışma başlamıştır.Orta gelirli kesimde al sat bakımından ekonomik bir ilerleme görülse de(bu aşama da mevcut zenginler yanında DP’nin yandaş zenginleri de boy göstermeye başlamıştır) Kuruluştan itibaren devlet bürokratik oligarşisindeki dayanışmaları ile zengin olan kesim, yeni iktidarın uygulamalarından ve ellerindeki imkanın daralmasından kaynaklanan hoşnutsuzluk had safhaya çıkınca Silahlı Kuvvetleri tahrik ederek sözüm ona demokrasi ve adaleti yeniden tesis için Onları devlete baş kaldırmasını ve darbe yapmasına olanak sağlan ortamı yaratmışlardır.

Ordunun iktidarı ele alması ile yukarıda bahsettiğim seçkinci kesim lehine bürokrasi ve yüksek eğitimde geniş bir tasfiye hareketi oluşmuştur. Bu seçkinci bürokrasi sivil görünümlü askeri hiyerarşi altında kaldıkları yerden icrai faaliyete başlamışlardır.

Yeni bir anayasa yaparak Devleti görünürde daha demokratik yapılanma sürecine sokmuşlardır. Gerçekten 1961 Anayasa’sı ilk bakışta demokratik bir anayasadır. Ancak yürütme erki ,bu anayasa ile oluşan siyasi özgürlük ortamında yukarıda saydığım DP’deki ve CHP deki fraksiyoner ittifaklar çözülerek her fraksiyon ayrı bir siyasi parti olarak örgütlenmeye başlamıştır. CHP içinden ayrılan bir kesim sosyal demokrat ve sınıf esasına dayalı sosyalist(TİP v.s) yapılı örgütler oluştururken,DP’nin bünyesindeki fraksiyonlarda (Milliyetçi ve meşrutiyetçi Milli Nizam Partisi, Milliyetçi Türkçü CKMP-MHP v.s gibi)radikal ve muhafazakar partiler örgütlediler.

Ancak DP’nin seçkinci bürokrat kadrosu da daha ılımlı olmak kaydıyla siyasi bir ideolojiye katı katıya bağlı olmayan karma ekonomi ağırlıklı sosyal görüş itibarı ile muhafazakar ve demokrat bir siyasi parti olan AP’yi örgütledilediler.

.

(devam edecek)

6 Şubat 2009 Cuma

Türklük Bakımından Alevîler


*Prof. Dr. İsmail Hakkı BALTACIOĞLU

Her şeyden önce karanlıkta kalabilecek bir noktayı aydınlatmak isterim: Alevîlik üzerine bu satırları yazan insan, bütün ataları Sünnî olan bir ailenin, Baltacıoğulları’nın çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Sünnî terbiyesi almış, Sünnî kalmış bir insandır. Onun için burada bilim sayar bir inancın eseri olan düşünceleri ve yargıları bir Alevî’nin duysal düşünceleri olarak almak, hem yersiz, hem de haksız olur. Gerçekleri -başka bir mezhebin, hatta başka bir dinin bile olsa- olduğu gibi, doğru olarak anlamaya çalışmak, öylece söylemek bilim adamı olduğuna inanan bir insanın töresi olmalıdır.Her Sünnî Türk gibi ben de, Alevîlere karşı sevgisizliği gönlümde taşıdım.
Alevîler üzerine bir takım yanlış düşünceleri de kafamda yaşattım. 
Bundan otuz yıl önce Fuat Köprülü’nün Bektaşilerden söz açan bir yazısında “Bektaşilik eski Türk aşiret din ananelerinin İslâmiyet içinde devamındandoğmuştur” düşüncesi beni birdenbire uyandırdı.        
Alevîlik konusunu olduğu gibi incelemeye başladım. Alevîliği eskiden olduğu gibi Sünnî çekingenliğiyle değil, bir bilim adamı sempatisiyle incelemeye koyuldum.Siz de benim gibi yarım asır sosyoloji, psikoloji bilimleri üzerinde kafa patlatır, kitapları ezberlemektense olayları görmeye, anlamaya çalışırsanız, hiç şüphe yok ki, din denilen sosyal gerçek üzerinde de yıllarca duracaksınız. Din oluşu nasıl bir oluştur diye yaşamınız boyunca sorup soruşturacaksınız. Siz de benim gibi ta ilk günlerden beri ‘milliyet’ denilen o çözülmez, açılmaz düğümü çözmeye, açmaya uğraşmış iseniz, Ernest Renan’ın “psikolojik birliğe dayanan milliyet” tarifini öğrenmiş, Ziya Gökalp’in kültür birliğinde kendini bulan tarifini de eleyip eleştirmiş olacaksınız. Ancak, ömürlere bedel olan bu tariflerden hiç biri ile yetinemeyeceksiniz. Neden? Yanlış oldukları için mi? Hayır! ‘milliyet’ denilen sosyal gerçek girift, bu tarifler de çok dar olduğu için.O zaman ne yapacaksınız? Kitaplara kapanıp bunalmış olan insanlar gibi, Rönesans insanları gibi, tabiata yani olaylara döneceksiniz. Bu dönüş size gerçeğin giriftliğini, gerçeğin zenginliğini, hatta gerçeğin estetiğini sağlayacaktır. Bu gerçekler arasında milliyetin tarifi için bulabileceğiniz en temelli karakterler neler olacaktır? Siz de benim gibi göreceksiniz ki, bu temelli karakterler ‘gelenek’ adını verdiğim -hayvandaki belkemiği gibi hiç değişmek bilmeyen- bir takım özelliklerdir: Dilde yapı, müzikte melodiler, anlatımda mimikler, bezemede motifler, mitler, masallar, atasözleri, bir takım deyimler gibi hemen hemen değişmek bilmeyen bir takım geleneklerdir.Olmakta olan, tarihin gerçeği şudur: Sünnî Türkler vardır, Alevî Türkler vardır. Sünnî Türkler anatomik, morfolojik karakterler, ırk bakımından ne iseler Alevî Türkler de odurlar. Türk ırkdaşı olarak Sünnî’yi Alevî’den ayırmak kimsenin elinde değildir. Her ikisi de Türk ırkındandırlar, ırkdaştırlar.Bu iki ırkdaş bölük arasında din bakımından bir ayrılık var mıdır? Alevîler, Alevî kolları olan Kızılbaşlar, Tahtacılar, Bektaşîler Tanrı’yı tek Tanrı, yaratıcı acıyıcı, esirgeyici olarak anlarlar. Muhammed’i Tanrı’nın gönderdiği, yalvacı olarak anarlar, Kuran’ı da doğru olarak anlarlar, bütün bunlara kayıtsızca, şartsızca inanırlar. Bu inançlar tıpkı tıpkısına Sünnîlerinkidir. Bu üç inancı diliyle hem de gönlüyle doğrulayanlara ‘Müslüman’ denir. Her kim onlara “kâfir, zındık, dinsiz, imansız” diyecek olursa Tanrı’nın, peygamberinin, meleklerinin laneti onun üzerine olur. Müslümanlara Müslüman değilsin demek günahların en büyüğü, dinsizliğin kendisidir.Sünnî Türkler ile Alevî Türkler arasında din bakımından, hiçbir ayrılık yoktur. İkisi de Müslüman’dır. Ali’ye gelince, onu biz de severiz, sayarız, Alevî Türkler de severler, sayarlar. Alevîlerin Ali sevgisinde şu saygı, şu özellik, şu gürlük vardır: “Ali büyük peygamber İbrahim’in soyundandır. Büyük peygamber İbrahim Turanî’dir, Türk’tür, Ali de Türkoğlu Türk’tür. Üstelik Ali doğrudur, iyidir, güzeldir, Türk kamu vicdanının insan değeri olarak ayırdığı, benimsediği bütün erdemler Ali’de, Ali’nin kişiliğinde, hem de tam olarak, vardır. Onun için Ali Alevîlerin göz bebeğidir, öyleyse Ali yalnız Türk değil, hem de Türklüğün sembolü, uyruğudur.”Şimdi Türk din tarihinin karanlık sırlı bir durağında duralım. Neden Türkler böyle olan Ali’yi kendilerine uyruk edinmek zorunda kaldılar? Bu soruya doğru bir karşılık verebilmek için dinlerin sırlarla dolu evrimini yönelten yolda mı gezmek gerektir.
Her din gibi, Müslümanlık da, içinde doğduğu, yaşadığı ulusun, Arap ulusunun, gelenekleriyle karışmıştır! Türkler Müslüman oldukları zaman işte bu Arap gelenekleriyle karşı karşıya kaldılar; eşitsizlik, erkek zorbalığı, kadının aşağı görülmesi, kölelik, mistiklik ve mistikçilik. Türk gelenekleri bu geleneklerin taban tabana tersi idi. Türkler dünyanın en eşitçi ulusu idiler. Tarih boyunca bir eşine daha rastlanmayan eşitçi aile tipini onlar yarattılar. ‘Türkün’ denilen bu karı-koca ailesinde erkek için ayrı od, kadın için ayrı od yakılırdı. Hakan hatunsuz elçi kabul edemezdi. Hakanın fermanı hatunun inhası olmadıkça yürürlüğe giremezdi. Bu kadın erkek eşitliği nerede görülmüştür? Töresi eşitlik, hürlük olan Türk ulusu saldırıcı Arap gelenekleri karşısında ne yapacaklardır?
Var olmak, ya da yok olmak, hangisi?Şimdi biraz da Alevî töresi üzerinde duralım. Alevîler, Kızılbaşlar, Tahtacılar, Bektaşîler için insanlar eşittirler. Onlar için bacı saygı konusudur. Onlara göre herkes birbirine yardım etmelidir, taassup kötüdür, sağduyu her şeyin üstündedir, tabiat sevilmelidir. Alevîler, bu arada Kızılbaşlar için yapılan yergilerin hepsi onları yakından bilmemekten, yadırgamaktan ileri gelmektedir. Bütün Alevîler gibi Kızılbaşlar da gelenekçi Türklerdir. Sevgi ve saygı onların yaşayışında en büyük değer olarak görülmektedir. Bir Kızılbaş’taki töre, ülkü ve Türklük sevgisi her şeyin üstündedir. Hatta Kızılbaşlar Türklerin ahlâkça en mutaassıp koludur; İşte Sünnîlik fikri, daha çok, İslâm ümmetçiliği fikri, İslâm medeniyetçiliği fikridir. Tarihte Arapçaya, ölü metinlere, şehir aristokratlığına, Arap, Acem kültürüne, medreseye, Hilâfete sarılanlar hep Sünnîler olmuşlardır. Alevîlik fikri, daha çok, kültürcülük, gelenekçilik, Türkçülük fikridir. Tarihte bütün bu yabancı değerlere, geleneklere, arkasını dönüp Türkçeye, Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’a dinî törenlerinde yer verenler; köyü, bucağı, sazları, nefesleri, nükteleri ile şenlendirenler, “eline, beline, diline” töresini benimseyenler, yalan söylemeyenler, dilenmeyenler, çalmayanlar, kendilerini aşağı görmeyenler, bacıya, kadına eşitliğe en yüksek yeri verenler, aklın üstünlüğünü kabul edenler, tabiatı sevenler, nükteciler, gelenekçi Türkler hep Alevîler olmuşlardır. Eski Türk dininden gelen gelenekler ile bir ümmet dini olan İslâm dini örflerinin Osmanlı tarihinde,
Anadolu’nun göbeğinde nasıl çarpışmış olduğunu gösteren şu satırlar okunmaya değer:“Türklerin dini iptidaîleri ile monizmi İslâmiyet’te telife muvaffak olan yegâne mübdi dâhi, ancak Hacı Bektaşi Veli’dir. Bektaşiliğin esraralût safahatı asırdidesinden tereşşuh eden bir kaç ‘eser’e ancak nail olduğumuz halde, Bektaşi ayini aslını kaybetmemiştir”.“Bütün tutulan yollar sofiye bu aslını kaybettirdiği halde Bektaşîlik ve Kızılbaşlık kadim Türk dinini, ocak geleneklerini, hürriyet ve hürmeti nisvanı, saz ve sözünü bilfiil kabul etmiş ve yaşamıştır.”“Osmanlıların Anadolu’da teessüsüyle ‘millî bir mezhep’ doğmuştu. Bu da Bektaşîlik. Buna ihtiyaç vardı. Çünkü Mesnevî’nin ‘parsî taklidi’ ile ‘nay ve nefirinden’ Selçuk Türkleri denilen Oğuz Türkleri hiç bir şey anlamıyorlardı. Şüphesiz Türkün ‘kaval’ına benzeyen ‘nay’ın eninkâr, pür heyecan nagamatından Türkler hoşlanmıştı. Fakat ‘nay’ farisî ötüyordu. Selçuk aristokrasisi bunu anlamaya özenirken millî benliğini de harcıyordu. Avam ise bir şey anlamıyor, hem de o kahraman, bahadır ‘batır’ alplarını farslaşmış görerek ellerinden kaçırıyordu.”“Âşık Paşa’yı Veli, Ahi Evran (yahut Ahi Elvan), Şeyh Süleyman, Hacı Bektaş, bir günün, bir asrın, bir fikrin müçtehitleri olduğuna hiç şüphe edilemez. Kırşehir’deki Cace Bey Medresesi’nde toplanan Hacı Bektaş’tan maad bu asri müçtehitlerin içtihadı, Konya’nın Mesnevi medresesi olan Karatay’a rekabet etmekte idi. Karatay Konya mektebi Faris felsefe ve içtihadı ile uğraşırken Case Bey Medresesi de Âşık Paşa’nın Garipname’sini ibda ediyor, Şeyh Süleyman Tezkiret-ül-Evliya’yı Ahi Elvan Gülşen-i Râz’ı ve kim bilir daha bilmediğimiz yazıcılar daha neler yazıyorlardı”.Bu millî tarikatlar eski Türk geleneklerini korumakla kalmamış, tarikat yoluyla Arnavutları, Ermenileri bile Türkleştirmiş, Türkçülük ateşiyle tutuşturmuştur. Türk halk gelenekleriyle kaynaşmış olan bu tarikatlar Arap, Acem millî gelenekleriyle anlaşmış olan öteki tarikatlara hiç benzemezler. Birinciler yabancı milliyetlerin insanlarını Türkleştirirken bu sonuncular öz Türkleri Arap, Acem kültürüne aşılamışlardır.Türklerin bütün kültür alanlarında olduğu gibi, din alanında da millî benliklerini belirttiklerini gösteren daha birçok belgeler vardır. Bunlardan dinde hoş görücülüğü ele alalım. İşte bir tarih belgesi: XVII’inci asırda Türklerin dinî toleransları başlığıyla Macar müellifi Oskar Kolling’den çevrilen bir makalede şu hüküm vardır: “İstilâcı Türkler hiç bir zaman cebrî dinden çevirme usulüne başvurmamışlar, bilâkis, herkesi serbest bırakmışlardır. Hatta bu hususta yardımı esirgememişlerdir”.Yine o yazıtla Simontoruya Beyi Ahmet Olay’ın 1669′da Macar diliyle yayınladığı bir buyruğun metnini veriyor. Bu buyruğun birinci maddesini de şunlar okunuyor: “Muhtar kişi Allah korkusunu bilen, kiliseye giden, yurdunda iken vaizleri kaçırmayan, duasını unutmayan insan ola”.Bütün bu dinleşmiş töreleriyle Alevîlik bir mezhep, bir İslâm mezhebi karakteri taşımaktadır. Alevîliğin bir mezhep olmayıp ancak bir tarikat olduğu direntisi hiç bir bilim temeline dayanmamaktadır. Bunu direnenlerin her şeyden önce; “mezhep nedir, tarikat nedir?” diye bir soru sorup karşılığını objektif çalışmayı bilen bilim adamlarından almaları yerinde olur. Kelimeleri herkes istediği anlama çeker, herkes istediği gibi anlarsa, ortada ne gerçek, ne de bilim kalmaz.İşte ben ‘Türk’e Doğru’yu yazdığım tarihlerde gelenek birliği üzerine kurduğum milliyet tarifinin ışığı ile Alevî adı altında toplanan Kızılbaşlık, Tahtacılık, Bektaşîlik ve özellikle Alevîlik gerçeğini incelemeye, eleyip eleştirmeye koyuldum. Gördüm ki bütün bunlar tarih boyunca softaların, mutaassıpların bizlere anlatmak ve tanıtmak istedikleri sapkınlık ve sapıklık yolları değil, belki Türklerin Müslümanlığı kabul ettikten sonra din ve dil yoluyla Türk yaşayışına ve Türk kamu vicdanına sokulmak isteyen Arap göreneklerine karşı Öz Türk ruhunun yaptığı tepkilerden doğmuş töre ve eğitim yollarıdır.Nüfusu yirmi milyonu geçen Türkiye’nin Türklerini Sünnîlerden ibaret sanmak en aşağı bir coğrafya bilgisizliğidir. Hele namusu, arılığı, erdemliliği yalnız bir mezhebin inhisarı sanıp da ötekileri yermek ne gerçeğe uyar, ne de yurttaşlığa yakışır. Bu eğriliğin ta kendisidir. Bilim adamlarına, üniversite adamlarına, din tarihçilerine yakışan, doğruluk, objektifliktir. İleri kültürü, ileri medeniyeti olan bir ulusa yakışacak olan tarih boyunca dedikodu, kara çalma konusu olmaktan bir türlü kurtulamayan bu Alevilik gerçeğini felsefe, ilahiyat fakültelerinde bilim gözüyle incelemek, aydınlatmaktır.Bu yurdun esenliği, bütünlüğü tence, tince kalkınması için artık anlaşılmalıdır ki Sünnîlikle Alevîlik aynı gövdenin iki büyük parçasıdır. Birbirlerinden ayrılamayan bu iki varlık tek varlıktır. Bu birliği, bu bütünlüğü belirtmekte Türk tarihi için büyük bir kazanç vardır. *Türk Düşüncesi C.3, S.13, s.1–5, 1 Aralık 1954 İst. Kimdir1908′de Darülfünun’un tabiye bö1ümünü bitiren İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Darülmuallimin’de öğretmenlik yaptıktan sonra 1910′da pedagoji ve elişleri öğretimini incelemek üzere Fransa’ya gönderildi. Türkiye’ye dönünce bir süre gene Darülmuallimin’de görev aldı. 1913′te Darülfünun’da pedagoji profesörlüğüne getirildi. 1917′de Edebiyat Fakültesi dekanı oldu. 1923–1925 arasında Darülfünun rektörlüğü yaptı. 1933 Üniversite Reformu’nda kadro dışı bırakılan Baltacıoğlu, 1934′te haftalık kültür, edebiyat dergisi Yeni Adam’ı yayımlamaya başladı. 1939′da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne atandı. 1942′de Afyon’dan, 1946′da Kırşehir’den milletvekili seçildi; 1942–1957 arasında da Türk Di1 Kurumu Terim Kolu Başkanlığı’nda bulundu. “Kendi kendine öğrenim”, “Açık hava okulu” benzeri, kurumsal olmaktan çok, uygulamaya yönelik eğitim konusundaki görüşlerini Rüyamdaki Okullar (1944) gibi eserlerinde ortaya koyan İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Yeni Adam Dergisi’nde, özelliklede 1942’de yayımladığı Türk’e Doğru kitabında çağdaşlaşmanın ulusal kaynaklardan kopmadan gerçekleştirilebileceğini savundu. Felsefe, toplumbilim, pedagoji ve estetiğe ilişkin yapıtlarının yanı sıra, ortaoyunu gibi geleneksel tiyatro türlerinden yararlanarak oyunlar, Batak (1942) adlı roman ve Yalnızlar (1942) adlı bir öykü kitabı yayımladı. Eğitim alanındaki atılgan tutumu ve çağdaş düşünce akımlarına açık görüşüyle tanınan Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu 1 Nisan 1978′de Ankara’da öldü.